BİR KADININ YAŞAMINDAN YİRMİ DÖRT SAAT

 



  
BİR KADININ YAŞAMINDAN YİRMİ DÖRT SAAT 

Stefan Zweig belki de kurgu ve psikolojik analizde gelmiş geçmiş en iyi yazarlardan biri. İyi bir yazar olmasının yanında iyi bir sosyolog ve psikolog da. Tüm kitaplarında okuyucusuna; toplumun yanlış demesine rağmen evet böyle bir şey yapılabilir, bazen insan toplumun şemalarını tabularını yıkar ve bundan pişman da olmaz, dedirtiyor. Sanki mutlak doğru ya da mutlak yanlış yok der gibiydi bu kitapta. Ahlak yargılarının kişiye özel olduğunu ve bunun hesabını da ancak kişinin kendisine vermesi gerektiğini anlatıyor.  Ahlak ahlak içindir diyor. Okuyucuya şunu düşündürüyor; birini yargılamadan ya da eleştirmeden yakınına yaklaşıp hiç inceledik mi olayları ? Gerçekten bu sebepten dolayı değil de şundan dolayı yapmış olabilir dedik mi? Ya da kendimiz tamamen suçsuzuz ve bu yüzden diğerlerini istediğimiz gibi suçlayabilir miyiz? 
İlk taşı günahsız olanınız atsın.. cümlesi ne kadar da anlamına kavuşuyor. 


Bir kadının yıllarca sakladığı bir sırrı kimseye güvenip anlatamadığı ve bunun sosyolojik, psikolojik temellerini incelediği gibi her milleten bir temsilci getirerek diğer toplumlarda böyle olaylarla karşılaşılırsa ne düşünebileceklerini de gözler önüne seriyor. 

Romanda ki kadın Mrs. C. kırklı yaşlarında yirmi dört saate sığabilecek bir olay yaşamıştır ancak bu olay içine kemirip bitirmesine rağmen yıllarca kimseye anlatamamıştır. Aradan yirmi beş yıl geçtikten sonra bir gence tüm samimiyetiyle yaşadığı her şeyi bir çırpıda anlatıvermiştir. Belli ki Mrs. C. yıllarca birine anlatmak için fırsat kollamış ancak toplumun tabuları ya da namus bekçisi geçinen insanlar yüzünden kimseye anlatamamıştır. Çünkü yargısız infaz edileceğinden emin. Belki de anlaşılamamaktan korkmakta. Nitekim öyle değil miyiz hepimiz? Korkmuyor muyuz ya anlaşılamazsak veya yanlış anlaşılırsak diye?

Yargılanmayacağını bilerek tüm olan biteni bütün çıplaklığı ile anlatıyor Mrs. C.  Belki de kendine kendi savunmasını yapıyor; belki de birine anlatırken vicdan muhasebesini yapıyor. İki çocuğunu bile terk edebilmeyi göze aldığını açıklayabilmek çünkü büyük bir yüzleşmeyi de beraberinde getiriyor.

Mrs. C. ' nin  şu sözlerine yer vermeden geçemeyeceğim ;
"Çünkü size anlatmak istediğim her şey, altmış yedi yıllık hayatımın sadece yirmi dört saatlik bir zaman dilimini kapsıyor; aklımı oynatmak pahasına kendime defalarca telkinde bulundum insan bir kez olsun bir an olsun aptalca davransa ne olur sanki diye.  Ama fazlasıyla belirsiz bir sözcük olan vicdan denen şeyden kaçamıyorsunuz, sizin Henriette olayıyla ilgili çok tarafsız konuşmanızı dinlediğimde birine olsun yaşamımın o gününü özgürce anlatmaya karar verebilirsem; belki bu anlamsız geçmişi düşünme ve sürekli kendimi suçlama durumunun sonu gelir diye düşündüm. Anglikan mezhebinden değil de Katolik olsaydım içimde tuttuğum şeyleri ifade etmek için çoktan günah çıkarma olanağını değerlendirmiş olurdum... 

Bununla beraber kadının duygularını en derinden hissetmiş olsam da kadına neden bilmiyorum ama üzülmedim. Onun yaşadığı hayal kırıklığı ya da hüzün asla bana geçmedi. Duygusuz bir şekilde okudum. Belki adamın böyle bir şey yapacağını düşündüğüm için belki de ne yaparsan yap vefasız insanın bir adım bile atmak için uğraşmayacağını bildiğim için. Fazla verilen değer ne zaman vefasızlık getirmemiştir ki?

Kitap baştan sona betimlemeler ile süslenmiş ve olaylar yaşanırken sanki oradaymışsın hissi yaratmaktadır. 

Kesinlikle okunması ve tahlil edilesi. 


sevgilerle.












Yorumlar